Hindistan'da İlk Türk Hakimiyeti: Kuşanlar Ve Akhunlar / Prof. Dr. Salim Cöhce
İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Giriş

Asya'nın güneyinde, Hind okyanusuna doğru uzanan üç büyük yarımadadan birisi olan Hindistan, kuzeyde Hindukuş ve Himalaya (Karlı dağlar) dağlarıyla ana kıtadan ayrılırken, doğu ve batıda da, güneye doğru gittikçe alçalan dağ silsileleriyle sınırlanır. Eski Arap-Fars kaynaklarında zengin bir ticaret ülkesi olarak tanımlanan ve farklı bölgeleri ifade etmek üzere "Sind ve Hind" şeklinde adlandırılan bu ülke, zamanla sadece Hind (India) olarak anılmaya başlanacaktır.

Dünyanın en yüksek dağ ve yaylalarını oluşturan Himalaya silsilesi Hindistan'ı sadece bir duvar gibi sarmakla kalmaz, aynı zamanda bu ülkenin can damarı sayılabilecek iki büyük nehrin, yani Ganj ile İndus'un da kaynağını teşkil eder. Bu nehirlerin suladığı düzlükler Hindistan tarihi bakımından büyük bir öneme sahip olup, Bengal Körfezi'nden Afganistan sınırına, oradan Belucistan düzlükleriyle Umman denizine kadar uzanır ve güneyde, adeta tabii bir sınır gibi uzanan Vindhiya dağları ile Dekken yaylasından ayrılır. Bölgede, bu iki nehrin havzası dışında kalan güneybatıda Gücerat ve Malva, güneydoğuda ise Cacnagar (Orissa) önemli bölgelerdir. Bunların haricinde Ganj nehrinin suladığı verimli ovalar Kuzeydoğu Hindistan düzlüklerini meydana getirir. Dehli başta olmak üzere Sarsawati, Hansi, Samana, Kuhram, Galyûr (Gwalior), Bedaun, Oudh (Eved), Kara, Kannauç, Koil (Aligarh) gibi büyük ölçüde tarihi olaylara sahne olan şehirler bu düzlüklerde yani, Ganj nehrinin kolları üzerinde veya onlara yakın yerlerde teşekkül etmiştir.

Hindistan tarihi açısından batıdaki Sind (İndus) havzası da oldukça önemlidir. Zira, pek çok tarihi olaya sahne olan Lahor, Multan ve Uçç bölgenin en güzide şehirlerini teşkil ederken, bu ülkeyi dışarıya bağlayan kuzeybatıdaki üç önemli yol, yani Kabil, Kandahar ve Mekran yolları bu bölgeye açılmaktadır. Dolayısıyla Hindistan tarihinin büyük bir bölümünü oluşturan istilâ hadiseleri burada ortaya çıkıp, geliştiği gibi insanlığın ilk dönemlerine ait kalıntılar ile en eski medeniyetler de bu bölgede tesbit edilmiştir.

İndus ile Soan nehrinin yataklarında ele geçen bazı kalıntılar, Asya'daki ilkel bir ana kültürün bölgedeki yansımaları olarak kabul edilmektedir. Ama, Hindistan'ın prehistoryası ile ilgili bilgiler büyük ölçüde bu kalıntılar ve Ganj boylarında ele geçen bir kısım malzeme ile sınırlıdır. Her ne kadar Soan kültürünü müteakip, M.Ö. IV-III. bin yıllarda Austrik (Australoidler) bir ahalinin Keşmir'den Pasifik'e kadar uzanan sahayı bir müddet elinde tuttuğu ve bölgenin uygarlık öncesi halkını teşkil ettiği ileri sürülmekte ise de, bunların geldikleri yer ve ortaya çıktıkları esas bölge açıklanamamaktadır.

M.Ö. III. binde pek çok meskûn mahalde birdenbire ortaya çıkan Dravitler, Hindistan'ı uygarlığın ilk ocaklarından birisi haline getirecekdir. Ama, bu coğrafyada çok daha gelişmiş bir kültürün ortaya çıkması, yine nereden geldiği belli olmayan müstevli bir grubun M.Ö. III. binin sonlarına doğru Sind havzasına yerleşmesiyle mümkün olmuştur. Bunlar M.Ö. 1700-1500 yılları arasında Mohenjo-daro ve Harappa'da gelişmiş bir uygarlığın yaratıcıları olarak bir yandan kusursuz eşyalar yapıp18 belli bir plan dahilinde en eski şehirleşme örneklerini verirlerken, öte yandan Fırat-Dicle ve Nil boyu kültürleriyle ticari temaslarda bulunacaktır.20 Mohenjo-daro ve Harappa kültürleri eski Mısır'ın iki katı, Sümer ile Akad'ın ise dört misli büyüklüğündeki bir alana yayılmıştı. Ama, Hazar denizi kıyılarından başlayan Aryan göçünün sebep olduğu karışıklık bu uygarlığı da söndürecek, muhtemelen ahali Mohenjo-daro ve Harappa vs. gibi nüfusu onbinleri aşan şehirleri terk etmek zorunda kalacaktır.

M.Ö. 1500-1200 yılları arasında karanlık ve barbarlığı hakim kılan savaşçı, Ari soydan bir topluluk yavaş yavaş Hindistan'ın her yerine yayıldı. Bunlar zamanla yerleşik hayata geçerek tarım ve hayvancılığı geliştirirken Sanskritçeye dayalı bir dini edebiyatın yanında, sosyal hayatta da kast sistemi etkili olmaya başladı. Ayrıca dini hayat sürekli bir gelişme içerisinde giderek çeşitlendi. Özellikle M.Ö. 900-500 yılları arasındaki dört yüz senede Vedalar, Brahmanalar ve Upanishadların öğretileri ile Jainizm ve Budizm ortaya çıktı. Yine bu dönemde demirin etkili bir şekilde kullanılmaya başlanmasıyla siyaset ve tarımda ortaya çıkan değişimler sebebiyle Sind havzasının yanında, özellikle Ganj düzlükleri ile Orta Hindistan bölgesi de önem kazanacaktır.

Hindistan'da demirin ortaya çıkışını, Türkistan'la (Orta Asya) olan münasebetlere bağlama yolunda yaygın bir kanaat vardır. Hatta, bu önemli unsuru Hindistan'a bizzat Türklerin getirdiği yönünde kayıtlar da mevcuttur. Aslında, Mohenjo-daro'da eski Türk tipinde heykelciklere rastlanıldığı gibi, şimdi üzerinde pek durulmamakla birlikte, bu yüzyılın başlarında yapılan birkaç araştırmada Hindistan'ın yerli dillerinde epeyce Türkçe kelimenin bulunduğu ortaya konulmuştur. Bunların M.Ö. 2500-1500 yılları arasında yayılmış olabileceği yönünde görüşler vardır. Bilhassa, Munda dillerindeki pek çok kelimenin Subarcadan geldiği, hatta bugün Madran-Kalküta arasında yaşayan Mundaların bahse konu Subarların bakiyeleri oldukları ve bunların M.Ö. VIII. yüzyılda Hindistan'a yayılmaya çalışan Aryanlara karşı mücadele ettikleri yolunda ciddi iddialar bulunmaktadır. Ona rağmen Türklerin bu ülkeyle ilgisi milliyetleri halen tartışılmakta olan Sakaların, Sind ve Mekran taraflarına gelmeleriyle birlikte başlatılacaktır.

Önceki
Önceki Konu:
Hırvatistan Tarihi
Sonraki
Sonraki Konu:
Mecelle

Yapılan Yorumlar

Henüz kimse yorum yapmamış.

Bu sayfada yer alan bilgilerle ilgili sorularınızı sorabilir, eleştiri ve önerilerde bulunabilirsiniz. Yeni bilgiler ekleyerek sayfanın gelişmesine katkıda bulunabilirsiniz.

Yorum Yapın

Güvenlik Kodu
Coğrafya Sitesi Matematik Sorusu Türkçe Sitesi